Kırmızı Şemsiyeli Kız Yazar: Susan Meissner

Postacı çantamdan cep telefonumu çıkarıp annemlerle buraya geldiklerinin son günü birlikte Christ Kilisesi’nin önünde çektirdiğimiz fotoğrafı buldum. Kız kardeşim de tıpkı benim gibi esmerdi ve saçları tıpkı benimkiler gibi omuz hizasınday-dı. Dahası aynı gri-mavi gözleri paylaşıyorduk. Ama o yediği her şeyin üzerine ketçap sıkardı ve lekros oynayıp keman çalardı. Hayali de inşaat mühendisi olmaktı. Her ne kadar çok yakın iki kardeş olsak da ona cazip gelen bu şeyler benim ilgimi hiç çekmiyordu. Ketçap bile…

Telefonumu ona doğru uzattım. Yaşlı kadın benim ve Chloe’nin gülümseyen yüzlerimizi dikkatle inceledi.

“Sana benziyor,” dedi Isabel.

“Aslında ikimiz de babamıza benziyoruz.” Telefonu alıp aynı gün anne ve babamla çektirdiğim fotoğrafı buldum. Fotoğrafta annemin kızıl renkli bukleleri esen meltemle uçuşurken gülmesiyle gözleri birer ince çizgiye dönüşmüştü. Babam ise mavi gözleri ve şakak kısımlarında sanki birer fırça darbesiyle bırakılmış kırların olduğu kahverengi saçlarıyla kolunu annemin omzuna atmıştı. Kafaları neredeyse birbirlerininkine değecekti.

Isabel bu fotoğrafa da sanki aklına kazımak istiyormuşça-sına dikkatle baktı. Sonrasında telefonu yeniden bana uzattı. “Çok güzel bir ailen var, Kendra. Umarım ne kadar şanslı olduğunun farkındasındır.”

İnsanlar güzel bir ailem olduğunu söylediklerinde ne diyeceğimi hiçbir zaman bilemedim. Bu kendime mal edebileceğim bir şey değildi. Bu yüzden teşekkür etmek aptalca geliyordu. Ne var ki bir tebessümle telefonumu çantamın içine koyarken yaptığım şey tam da bu oldu.

Isabel, “Pekâlâ,” dediğinde artık konunun benden uzaklaşacağı hissine kapıldım. “Charles bana bu röportajın bir ödev makalesinden çok daha fazlası olduğunu söyledi.”

Charles dediği kişinin Profesör Brisvvell olduğunu anlamam birkaç saniyemi aldı. “Evet. Gelecek ay Avrupa’nın Kurtuluş Günü’nün yetmişinci yıl dönümü kutlaması var. Diğer derslerimden birine giren bir profesör, Londra gazetelerinden biriyle bir anlaşma yaptı. Seçilen en iyi beş makale On Sekiz Mayıs haftasında gazetede yayımlanacak.”

Bu verdiğim yeni bilginin başıma iş açıp açmayacağını görmek için Isabel’in yüzünü dikkatle incelemeye başladım.

“Yani yazacağın şey çok geniş kitlelere ulaşabilecek, öyle mi?”

“Eğer en iyilerden biri olmayı başarırsa, evet. Olabilecek mi, şu anda bilmiyorum. Yayımlanması sizi rahatsız eder mi?”

“İlk beşe girmek için yazacaksın yani, değil mi? Eğer seninki seçilirse mutlu olacaksın.”

“Şey, evet.”

“Bahsettiğin şu diğer profesör, Charles’ın arkadaşı mı? Ona sadece kaleminin gücüne inandığı için sana bu şansı verdiği konusunda tamamen güvenebilir misin? Yoksa profesör bir arkadaşı sana bu röportajı ayarladığı için senin makaleni önemsememesi yazık olur.”

Yazacağım makalenin gazeteye basılacak olması benim için bir avantaj mı, yoksa dezavantaj mı hâlâ daha anlayamamıştım. “Arkadaş olup olmadıklarını bilmiyorum. Ama aynı üniversitede hoca olduklarına göre arkadaş olmalılar diye düşünüyorum. Profesör Brissvvell’e başka bir dersle başımın belada olduğunu söyledim. O da nezaket gösterip bana yardımcı olmak istedi.”

Isabel arkasına yaslandı. Görebildiğim kadarıyla verdiğim cevap onu memnun etmişti. “Charles sana benim hakkımda ne söyledi?”

O meşhur Büyük Baskın’ın kadın nüfusu üzerindeki etkileri üzerine tüm araştırmamı yapmıştım. Geriye sadece bir röportaj ekleyip ödevi tamamlamak kalmıştı. Röportajı yapacağım asıl kadın aniden ölünce geriye dönüp tüm çalışmalarımı iptal etmem demek ödevi asla zamanında yetiştiremeyecek olmam demekti. Laf arasında bundan Profesör BrisvveH’e bahsettiğimde ailesinden yaşlıca birinin bana bu konuda yardım etmek isteyebileceğini söyledi. Ne var ki o kişi de İngiltere’nin güneybatısında ona hatırı sayılır bir ün kazandıran yağlı boya tabloları da dâhil olmak üzere hiçbir konuda kimseyle röportaj yapmaya yanaşmıyordu. Yine de Profesör Briswell şansım deneyecek ve benim hayli zor bir durumda olduğumdan bahsedecekti. Bununla birlikte kendimi hayır cevabına hazırlamamı da söylemişti.

Cevapla