Kırmızı Piyano Sese Kulak Verme Josh Malerman

“Merhaba?” diye seslendi titrek bir sesle; uyandığından beri onu tüketen endişeden hâlâ kurtulabilmiş değildi. Da-nes. Danes. Danes’in geri kalanı neredeydi? “Burada benden başka kimse var mı?”

Hemşire, yani Ellen birlikte geçirdikleri otuz saniyede ona çok önemli bir şey öğretmişti: yalnızca Philip’in neredeyse hiç hareket edemediğini değil… aynı zamanda, hareket etmeyi denerken onu kimin izlediğini bilemeyeceğini de.

Hayalinde canlandırdığı yüzler ağızlarını aça. Ve sorular yekpare bir kumun taneleri gibi ağızlarından döküldü.

Sorular gelecekti. Philip bunu biliyordu. Afrika’yla ve sesin kaynağıyla ilgili sorular. Birliğin geri kalanıyla, Danes’le, Philip’in duyduklarıyla ve orada kaydettikleriyle ilgili sorular. Ve daha çılgınca sorular. Mesela… Ross’u kim kaçırdı? Diğerlerini kim kaçırdı? Onlan nereye götürdü? Bu basit sorular sizi neden böylesine korkutuyor, Er Tonka?

Sorular gelecekti.

Fakat geldikleri zaman Philip onlara ne kadarını anlatacaktı?

Ne kadarını ölecekti?

“Hey, Philip,” dedi Misty. “Görünüşe göre içmeye başlayalı epey olmuş.”

Misty için her şey görünüşe göreydi.

“Ben iyiyim.” Philip gülümsedi.

“Görünüşe göre baston yutmuş birkaç çocuğun kayıt işlerini yapıyorsunuz.” Başıyla, acemice bar tezgâhının ilerisinde dikilen Sparklers’a işaret etd. “Kendilerine ne diyorlar? Yavanlar mı?

“Sparklers.”

“Yüce İsa.”

Larry, Philip’in omzunun üzerinden Misty’ye göz kırptı.

“Bizim görevimiz de onlan biraz rahatlatmak,” dedi.

“Havaya girmezlerse kayıt yapamazsınız,” diye dalga geçti Misty.

“Girecekler,” dedi Larry. Sonra omuzlarını silkti. “Bilmiyorum. Belki de girmezler.”

“Bize yardım et,” dedi Philip.

“Tabii. Onlara ne vermemi istersiniz?”

“Berbat bir şey. Sert bir şey.”

Misty durumu değerlendirdi. Ama pek uzun sürmedi. Bu, Danes’in Beaubien Caddesi’ndeki Doug’ın İni’ne getirdiği ilk grup değildi. Beş shot bardağı çıkardı.

“Biz de aynısından içeceğiz,” diye ekledi Philip.

Misty’nin suratmda anaç bir gülümseme belirdi. Philip, Misty’den hoşlanırdı. Koyu renkli kısa saçlan ve sert bakışlı gözleriyle ona o kadar benziyordu ki kız kardeşi bile olabilirdi. Ve Danes’e daima iyi davranırdı.

“Bugün birkaç kayıt tamamlamayı planlıyor musunuz?” diye sordu shot bardaklarını doldururken.

“Henüz bateriyi ayarlamayı bile bitiremedik.”

Müzik kutusunda Thurston Harris’in “Little Bitty Pretty One”ı çalmaya başladı.

Dans ederek onlara doğru ilerleyen Duane, Misty’nin elindeki shot bardaklarının yansını aldı. Philip de geri kalanını. Shotlan Sparklers elemanlanna götürdüler; çocuklar dans pistinde toplanmışlardı. Ama dans eden yoktu.

“Siz çocuklar bu şarkıyı sever misiniz?” diye sordu Philip.

“Aynen,” dedi Sparklers’ın basçısı. Philip çocuğun gözlüğünden kendi yansımasını gördü. Sarhoş görünüyordu. “Eğlencelidir.”

“Güzel,” dedi Duane. “O zaman hadi eğlenelim.”

O ve Philip shotlan dağıtırken Doug’ın lni’nin kapısı savrularak açıldı ve Ross içeri girdi. Ellerini kabanının ceplerine sokuşturmuş vaziyetteydi. Her zamanki gibi kambur duruyordu. Gitar çalarken bile kamburunu çıkanrdı.

Genç Sparklers üyeleri saygıyla Ross’a baktı. En nihayetinde Danes’in enstrümantal başarısını elde etmesini sağlayan, onun “Burada 01”daki gitar partisyonu.

“Geç kaldığım için üzgünüm,” dedi Philip’e. “Uzun bir geceydi.”

Philip anlıyordu. Bu, Danes elemanlanndan birinin akşamdan kaldığını ilk itiraf edişi değildi.

“Ross, Sparklers’la tanış.”

Ross çocuktan şöyle bir süzdü. Onlan neden Doug’ın İni’ne getirdiğini bilecek kadar iyi tanıyordu Philip’i.

“Sen Ross Robinson’sun,” dedi Sparklers’ın gitaristi gözlerini Ross’un taranmamış kıvırcık saçlarına dikerek. “Se-ninkine benzesin diye saçlarımı kıvırcık yaptırdım.”

“Palyaçoya benzemişsin,” dedi Ross. Sonra shot bardaklarından birini aldı ve içindeki viskiyi kafasına dikti.

“Daha iyi misin?” diye sordu Larry.

Ross fitilli kadife kabanmm koluyla ağzını sildi.

“Daha kötü olabilirim.”

Philip, Sparklers elemanlarını da aynısını yapmaya teşvik ederek bardağını havaya kaldırdı.

Art, yani grubun menajeri tüm bunlara son vermek için telaşla araya girdi. Saçı terden sırılsıklam olmuştu. Kravatı gevşemişti.

‘ “Bir durun bakalım şimdi! Bitirmemiz gereken bir kayıt oturumu var! Benim çocukların böyle dağıtmaya zamanı yok!”

Müziğin sesi yükseldi. Philip omzunun üstünden baku. Misty barın arkasından gülümsüyordu.

“Bu da kayıt oturumunun bir parçası,” dedi Philip. “Buna kayda girmek denir.”

Philip shotını kafasına dikti, Sparklers’m solistini yakaladı ve onunla dans etmeye başladı. Çocuğun elini sırtına koyarak onu dansı yönlendirmeye zorladı.

Yol Philip’i baş döndürücü yerlere götürmüştü ama kimi zaman, bilhassa genç bir müzisyenin gözlerindeki naif ifadeye baktığında onu daha başka nerelere götüreceğini merak ederdi.

Philip, bu çocukların henüz evi bile terk etmediklerini biliyordu.

Ross elinde ikinci shotlarla Philip ile solistin arasına sığıştı

“Artık yeter,” dedi Art müdahale ederek. “Ciddiyim. Yeter!”

“Little Bitty Pretty One” bitti ve Sonny James’in “Yo-ung Love”ı başladı. Henüz öğlen bile olmamıştı ve bann müdavimleri Danes’i izliyordu. Bu adamlar, yani 1. Dünya Savaşı’nın gazileri sabahın sekizinden beri oradaydılar.

Larry, Sparklers’ın menajeriyle dans etmeye başladı. Art, adamm kollarının arasında bir oyuncak gibi görünüyordu. Sparklers’ın davulcusu gömleğinin düğmelerini açmaya koyuldu.

“İşte böyle,” dedi Roşs, Philip’e. “Göz açıp kapayıncaya dek sarhoş olmuş olacak.”

Sparklers gevşiyordu. Tuhaf dans hareketleri. Gitarist şu yeni canavar filminde, From Hell It Came’de oynayan aktrisin posterini öpüyordu.

Sokak kapısı açıldı ve gün ışığı, kapıda dikilen bir adamm siluetini çevreledi.

Philip adamın kim olduğunu göremiyordu.

Sparklers elemanı, “Sence kayda hazır mıyız?” diye sordu Larry’ye.

Larry gülümsedi ama başını hayır anlamında iki yana salladı.

“önümüzdeki yirmi yıl boyunca da hazır olmayacaksınız.”

Oğlanı döndürdü.

Philip birinin omzuna dokunduğunu hissetti. Döndü.

Karşısındaki yüz, solgun mavi gözler, sert hatlı çene, düzgünce kesilmiş saçlar dostane değil, tanıdık görünüyordu.

Asker, diye düşündü Philip. Uzun zamandır karşısındakine benzer bir yüz görmemişti. Gaziler farklıydı, onlar yıllar içinde değişirdi. Ama emir veren adamlar asla değişmezdi.

Görünüşe göre Yol artık engebeliydi. Ayaklarım bastığı arazi değişmişti.

“Philip Tonka?” diye sordu adam.

“Evet?”

Adamın suratının alt kısmına ciddi bir ifade yerleşti ama gözleri hâlâ parlıyordu. Başka hiçbir şey, diye düşündü Philip, askeriye gibi parlayamaz.

Bu olabilir miydi? Hem de burada?

Cevapla