Beşinci Mevsim Yazar: N. K. Jemisin

Haydi dünyanın sonuyla başlayalım, neden olmasın? Bu meseleyi hallediverelim de daha ilginç şeylere geçebilelim.

Önce, kişisel bir son. Gelecek günlerde, oğlunun ölümünü aklına getirip de böylesi anlamsız bir şeye anlam vermeye çalışırken düşünüp duracağı bir şey var. Uche’nin kırık bedenini, karanlıktan korkmasın diye yüzünü açık bırakacak şekilde bir battaniye ile örtüp hissiz bir biçimde yanına oturacak ve dışarıda can çekişen dünyayı umursamayacaktı bile. Onun dünyasının sonu gelmişti zaten ve her iki son da ilk değildi. Artık bu işte ustalaşmıştı.

O anda da sonra da düşüneceği tek şey vardı: Ama oğlu özgürdü.

Ve içindeki acılaşmış, bitkin bir taraf, şaşkın, şoka uğramış tarafı bu yarı soruyu dile getirebildiği her sefer aynı cevabı verecekti:

Değildi. Aslında değildi. Ama artık olabilir.

Ama sizin bir bağlama ihtiyacınız var. Haydi şu sonu bir daha deneyelim, adabına uygun bir biçimde.

İşte size bir ülke.

Her ülke gibi sıradan. Dağlar ve platolar, kanyonlar ve deltalar, bilinen şeyler işte. Boyutları ve hareketliliği dışında sıradan. Bu toprak parçası çok kıpırdanıyor. Huzursuzca yatağında yatan yaşlı bir adam gibi hareket ediyor, içini çekiyor, yüzünü buruşturuyor, osuruyor, esniyor ve yutkunuyor. Doğal olarak bu ülkenin insanları ona Sükûnet adını vermişler. Sessiz ve acılı bir ironi ülkesi.

Sükûnet’in daha önce başka isimleri de olmuştu. Bir zamanlar pek çok kara parçasından oluşuyordu. Şu anda devasa, birleşik bir kıta ama gelecekte bir anda yeniden parçalara ayrılacak.

Hatta aslına bakarsanız, bu an çok yakın.

Son, bir şehirde başlıyor: Yerkürenin en kadim ve göz kamaştıran şehri. Adı Yumenes ve bir zamanlar bir imparatorluğun kalbiydi. Hâlâ pek çok şeyin kalbi ama imparatorluk ilk günlerinin ihtişamını kaybetmiş bulunuyor. Her imparatorluğun başına gelir.

Yumenes’in biricikliği boyutlarından gelmez. Dünyanın bu tarafında, ekvator boyunca kıtalardan oluşan bir kuşak gibi birbirine bağlı pek çok büyük şehir vardır. Dünyanın geri kalanındaysa köylerin kasabalara veya kasabaların şehirlere dönüşmesi nadirdir zira tüm yerküre onları yiyip yutmaya hazırken bu türden siyasi hareketlerin hayatta kalması zor olur… Ama Yumenes, yirmi yedi yüzyılının çoğunda istikrarlıydı.

Yumenes eşsizdir çünkü insanlar sadece burayı güvenliğe, rahatlığa ve hatta estetiğe değil, cesarete de adayarak inşa etmeye cüret etmişlerdi. Şehir surları bu yurdun insanlarının kadim, vahşi geçmişlerini simgeleyen incelikli, harikulâde mozaiklerle kaplıydı. Üst üste kümelenen binalar taş parmaklar gibi yükselen dev kulelerle son buluyor, hidroelektriğin modern mucizesiyle yanan el işi fenerler ışıldıyor, cam ve cüretkârlıkla inşa edilmiş köprüler zarif kemerleriyle boylu boyunca uzanıyordu ve balkon denen mimari yapılar sadeliklerine rağmen nefes kesecek kadar gereksizlerdi. Öyle ki, kayıtlı tarih boyunca başka hiç kimse bunlardan inşa etmemişti. (Gerçi tarihin çoğu da kayıtlı değildir. Bunu unutmayın.) Caddeler kolaylıkla yenilenebilen Arnavut kaldırımıyla değil de ahalinin asfalt adını verdiği yumuşak, kırılmaz ve mucizevi bir maddeyle kaplanmıştı. Yumeneslilerin gecekonduları bile cüretkârdı zira bırakın bir fırtınayı, üflesen yıkılıverecek incecik duvarları olan barakalardı. Yine de yıkılmazlar, nesiller boyu olduğu gibi ayakta kalırlardı.

Cevapla